14 Aralık 2010 Salı

chop chop

ne güzel bir gün.

sabahın erken saatinde kendiliğimden uyanmayalı epey olmuştu. üstelik hava soğuk, üstelik tüm yaratıklarım dibimde yatarken. labne peynirli ve kokulu taze çay eşliğinde ufak bir atıştırma... her şey çok hafif bugün. petekleri açmayı uğraş sonucunda becerdim neyseki, bir de sıcacık bir ev oldu şimdi. en güzelini unutuyordum nerdeyse, chopin'im eşlik ediyor bu güzel zamanlara. bu adamın huzur vermeyeceği bir an dahi bilmiyorum. yarına yetiştirmem gereken eşşek yükü ödevlerim bile germiyor şu an ama keşke hiç olmasalardı da fotoğraflarımla uğraşsaydım keyifle demeden edemiyorum. bakalım, belki haftaya salı bu fırsatı yakalarım yeniden. bir de 4'teki derse gitmesem mi diyorum, pıfk!

lan! çok huzurluyum.

4 Aralık 2010 Cumartesi

kutluyuz

güzel bir kaç günün ardından komple temizliğe gidecek bir güne uyanmak ne boktan bi şey lan! neyseki müzik var da ruhumu az biraz kurtarıyor. böyle günlerde cıstak cıstak müzikleri tercih ediyorum, süpürürken iki göt baş oynatmak hoş oluyor.
ve tabi temizliğe gidecek olsa da bu günüm içimde işlerimi bitirip teslim etmiş olmam, o kabus zamandan kurtulma, dolayısı ile para alacak olmam, böylece yarın sevdiğim analog makineme kavuşacak olmam, 1 aydır teslim edemediğim desen ve karanlık oda ödevlerimi bu hafta teslim etmiş olmam, hocaların bana tölerans göstermesi, asistanlık görevime adım attığım ilk günüm olan dün ilk çalışmamın (hayatta o kadar para harcayamayacağım) fotoğraf kataloglarıyla kutlanması ve sevdiceğimle 2 yaşını doldurmamız gibi nedenlerden epey huzurlu ve mutlu başladı. ozzy'de ponyo'yla sevişeceğim diye kapıyı kazımamış olsaydı daha iyi olacaktı. neyse akşama şarap var, daha ona yetişeceğim.

2 Aralık 2010 Perşembe

sır yok

ben aslında güzel bir kızım. fakat nedense bana iğrençliklerimde eşlik edeceğinizi bildiğimden sizi hep orada bekliyorum.
her zaman bakan gözlerim olduğundan büyüleniyor olmalısınız. ve siz görmeyince çamurlarıma geri dönüyorum. orda oynamaktan haz alıyor herkes.

derin bir nefes aldığınızda aldığınız kokuyu merak ediyorum.
öyle bi sıyırmışım ki, kaçışım da değildi üstelik. tırnak aralarımda kalmış ama
tırnaklarım da yok şimdilik.

karma

hiç bitmeyecek sanmıştım. bazen öyle bir şey hissediyorum ki, "işte bu" diyorum, sonra kendisi inkar ediyor.
hayatım mevsim normallerine döndü, ne güzel bir mevsimdeymişim üstelik. hep istemek en büyük sorunumuz.

26 Kasım 2010 Cuma

"onu sevmeyin, anlayın" demiş, ne güzel demiş Kara.

24 Kasım 2010 Çarşamba

i can fly

orman sökmüşüm ağaç diyorlar. ziyanı yok, baykuşlarla muhabbet alışkanlığım oldu tepetaklak ağaçlarımda.

18 Kasım 2010 Perşembe

nowhere

çok şey düşünmek istediğimden düşüncelerim sağlık bulamıyor. aceleci ve açım. sahip olduklarımın eşsizliğini biliyor, yine de tahrip etmek istiyorum. bu nedenle ki mutsuzluk yanılsamasına mahkum olacağım bir süre daha belli ki.

**
ben de geçici olarak bir şeye sahip olduğumu bilsem nefret ederdim ondan, o kadar severken.

17 Kasım 2010 Çarşamba

renksiz

benim küçük kızım "oyna" diyor bu oyunu, hatta canı yansın herkesin. gözleri mümkün değil ayırt edebilsin ganimeti. umrunda da değil yolda üstüne bulaşacaklar, kana doymamış. hala çok sevimli.
gözleri kocaman hoşlanmıyor bu kızdan, çok dolaşası yok ve yolların kısa olduğunu biliyor, "sadece yoracak" diyor.


tedirginim ama kendi türümde.

12 Kasım 2010 Cuma

9 Kasım 2010 Salı

see you

yazasım tükendi gençlik. zaten bir bok yazdığım da yoktu ya... ilgim tamamen fotoğrafa kaymış durumda bu aralar. tam olarak ne yapacağınızı bilmediğiniz ama etki olarak yapmak istediğinizin ne olduğunu bildiğiniz durumlar oldu mu? olmuştur. öyle bi hallerdeyim. sürekli bir şeyler yapasım var fakat nereden başlayacağıma tam emin olamadım, acelecilikten bu tabi.
bir de bir sürü ödevler (tabi ki keyif veriyor onları yapmak), bilgiler... sırf bu konudan dolayı bile mutluyum aslında.
aman neyse, zaten yazacak bir şeyim yok. belki bir süre sonra...

21 Ağustos 2010 Cumartesi

=

hayvanlara karşı olan sevgimin nedenini sorguladığım zamanlar olurdu, "evet, budur!" dediğim bir şey olmamıştı şimdiye kadar, hatta bu sevgimin bile ego kaynaklı olduğunu düşünmüş, kendimi yormuştum çokça. çünkü o kadar masumane seviyorum, o kadar mutlu olmalarını istiyorum ki hiç bir şey beklemeden. biraz önce buldum yanıtımı sanırım. onlar beni seviyor diye değil etrafımdaki bazılarının dediği gibi, istediğimi veriyor diye hiç değil, tüm davranışları saf bir halde olduğu için seviyorum. sevmek istediklerinde, sevilmek istediklerinde gelmelerini az önce işedi diye götüne vurduğunuzu düşünmeden. rahat oldukları yerden kaldırılmak istediklerinde hırlamalarını seviyorum, az önce onunla oyun oynadık diye düşünmeden. bazen dayak yiyeceklerini bildikleri halde gözünüze bakarak halıya işemelerini seviyorum. doğallıklarını seviyorum. sırf insanların böyle olması gerekir hevesimden, sırf böyle olabilmek istediğimden düşünmeden.

bunu anlayıp aslında egom yüzünden onları sevmediğimi düşünerek sevindim bir an sonra kendimdeki egoya bu düşünceyle yeniden tanık oldum. nasıl illet bir şey bu!

kronik

susarsam her şey alt üst olacak. ya itaat edeceksin ondan sonra ya bir çiftliyi yakacaksın. her şey değişecek bir anda, karşı ses duymayacak yalnız kendinle sözlerinde kalacaksın.
ben üşeniyorum artık; savaşmaktan, yapmak etmekten, nedir bilememekten. ve yalnızlığımı gitgide daha çok seviyorum. bana yaratılan zorunlu bir yalnızlık vaktinde bile mutlu olmaya başlıyorum. kendimle olmayı özlediğimi hissediyorum. bir düşünceyi dinlemek zorunluluğu olmadan, bir şeylerin anlamını kontrol etmek yükümlülüğünde olmadan ve en önemlisi ne yaptığım üzerinde (vakit kaybı, saçmalık, umursamazlık, iyi, yanlış, doğru) bir düşünce olmaksızın kendimle olmaktan. arınmış gibi mutlu oluyorum hem de. ama bu içinde hüzünde barındırıyor tuhaf bir şekilde. nedir bilmiyorum. suçluluk gibi, istemediğim bir şeyi yapıyormuşcasına.

düşünmekten azad ediyorum kendimi. bazı şeyleri oluruna kabullenmek gerekir sanırım. savaşsanızda değiştiremeyeceğiniz şeyleri, etkinin salt sizden gelmediği olayları, özellikle de anlatmak istediğiniz anlaşılmıyor değil anlaşılmak istenmiyorsa daha da kötüsü anlamaktan kaçılıyorsa. çok koşmanız gerekir, çok. ve çok yorulursunuz artık bir yerde, dermanınız kalmaz, dizlerinizin bağı çözülür. yapacak bir şey yoktur artık, üzüntüyle yokuştan yuvarlanan topunuzun arkasından bakarsınız, arabanın altına girecek ve patlayacak olsa bile.

ne olursa olsun şu geceyi kutlamak istiyorum belleğimde. olmayanlarıyla da güzel bir gece. içkim var, sigaram, ne güzel müzikler, tütsümde... daha ne olsun? dahası yalnızım da.
aile, arkadaş, sevgili... hepsi birer dert yuvası.

19 Ağustos 2010 Perşembe

sıkıntı

bu kadar öfkeyi, bu kadar nefreti nereme saklayayım bilemiyorum artık. kendi kuyruğunun peşinde dönmeyen birini göreyim hadi ya!

30 Haziran 2010 Çarşamba

haz çemberi

birini özlemeye başladığımda bundan hoşnut olmuyorum. siz isterseniz buna korkuyor diyebilirsiniz fakat kriterleri olan bir durum bu ve sonu belli olanlar bende rahatsızlık yaratıyor. sonucu belli olmayanlar her zaman bir ümit taşır, böylece en azından sürükleyicidir, haz yaratır. hazsa (her şeyde. neşe, mutluluk, acı...) yaşayabileceğiniz anlam kazanan tek histir. sorularla, sonuçlarla uğraşmak saçmadır. anı var eden geçiciliktir ve zamana mahkum hepsi bundan nasibini alacaktır. o halde herşeyden haz duymalı, hazzın dibine vurulmalıdır. zor olan bunları bilmeyen ve geçmişte yaşamaya mahkum edecek insanlardır. aileler, sevgililer, bazen arkadaşlar bile.
sorumlu olduğunuz tek şey kendinize karşı "bu an"dır, yani bunu okuduğunuz şu an, yaşadığınız şu an. elinizde tuttuğunuz kahvenize bile neşeyle bakın, yanınızdaki köpeğinize, yarın üstünüzde olmayacak şu an giydiğiniz kıyafete, gökyüzüne, göbeğinize. hatta şu an chopin'e bakın. ben ki sadece ona bakıyorum şu an.

29 Haziran 2010 Salı

sonisphere 2010

cuma: bir rammstein sever olarak tembelliğime sövdüren festivaldir şimdilik. yani akıl var mantık var, arkalardan izlenmeyecek yegane grup rammstein'dır.her ne kadar hamallık olsa da Dr. Christian'ı bot üstünde taşıyabilenler ön sıralarda olan ya erken gelmiş ya da bileğinin hakkıyla öne geçmiş azimli insanlardır. onu bunu bilmem ama ben havai fişeklerin zamanlamasına konserden daha fazla saygı duydum(konser kötü değildi he, çok güzeldi yeminle). bunlar şimdilik aktaracaklarım, geriye kalan iki günde görüşmek üzere, esenlikler dilerim.

cumartesi: cumartesi kısmında manowar'ın performans güzelliğiyle beraber Eric Adams'ın tüm stadyuma çığlık attırma esnasındaki güvenlik görevlilerinin yüz ifadesi aklımda çok fena kalıcı olacaktır. ne stres kaldı ne sıkıntı inanır mısınız sayın okuyucular? toplu çığlık her derde deva efendim. tabi bunun yanı sıra Joey De Maio'nun "oha!herif dile geldi resmen." nidaları arasında türkçe kompozisyon ödevini okur gibi (festivalde "the big four" adı altında kendi isimleri geçmediğinden içerlenmiş olacaklar (ki bence haklılar)) attırıp hönkürmesi de hafızalara kesinlikle kazınmıştır. yani o ne güzel bi "siktirin ordan!" hönkürüğüydü demeden geçemiyorum. ardı sıra gelen headline grubumuz accept'e ise çok büyük haksızlık ettik resmen lan! insanların hiç mi kılı kıpırdamaz? yani grubun türkiye'de tanınmadığı ve şarkıların bilinmediği maymun götü gibi ortadaydı da ota boka"höy höy, löy löy!" yapan taraftara(stadyumda oldu ya böyle geldi elime) ne oldu da iki çılgın ıslığı es geçtiler adamlara? ki festivalin en iyi sahne performanslarından biri de adamlardaydı kanımca. adamlar bir daha gelirse buraya şerefsizim. bari eve bi yemeğe davet edip gönüllerini alabilseydik, "abi, bilmiyoz şarkıları valla, kusurumuza bakmayın." diyebilseydik. içim acıdı lan resmen.
çok içerlendim lan gene yazarken bak, keyfim kaçtı.

pazar: pazar ile geri döndüm şimdi, biraz daha iyiyim. malum bu günde geç gittim, bu kadar olacağını düşünmüyordum fakat oldu ve antrax'ı kaçırdım, evet. megadeth'le bir coştuk bir coştuk demeyi o kadar isterdim ki ama olmuyor çünkü ses problemi sahne almalarından hemen sonra baş gösterdi ve onlar inene kadar da düzeltilemedi, bizi de paranoyak ettiler "düzeldi ha galiba? düzeldi mi ne? düzeliyo bak galiba." sohbet kıvamında kaldık biz şahsen bir de sık sık saydırdık ses sistemine. performans iyiydi, heriflerin saçlar da iyiydi ama ses yoktu be abicim. geliştirdiğim stratejiyle sahne sonu insanlar çişe, içkiye vs dağılırken biz de götüm götüm önlere doluştuk ta ki metallica'yı önden izleyene kadar. yaa! megadeth ardından slayer'a verildi sahne ve ön taraflarda zıp zıp zıplayan bir çember oluştu. tom araya'nın gülümsemesi neydi öyle ya? o kısımlar hiç aklımdan çıkmıyor. nasıl bir gülümseme öyle o ve sürekli. içim bir hoş oldu onu izlerken sonra bir de kerry king'e baktım o nasıl bir hayvan adam (bir de vikinglere benziyo bu adam bence)? insan hiç mi yorulmaz, hiç mi o kafa durmaz? sahne boyu salla salla hayret verdi doğrusu.dave iyiydi. ben sahnede daha çok sevdim bu adamları. metallica biraz geç çıktı sahneye fakat hemen gönlümüzü çeldi harika performanslarıyla. stadyum tıka basa doluydu ve o kalabalık festival boyunca ilk kez hep bir ağızdan sahne bitimine kadar şarkılara eşlik etti, hopladı zıpladı, horn yaptı yaptı da durmadı. seyirciyi çok pis coşturdular ama kendileri de bizi sevdiklerini itiraf ettiler çokça. yine biraz ateş ve havai fişek vardı ama rammstein'ınkiler gibi olamadı. rammstein'ı bir kez daha kucaklıyorum, çok iyiydiler gerçekten. neyse konumuz metallica, kapanışta sanırım herkese birer tane düşecek şekilde pena dağıttılar. o ne pena bolluğuydu öyle! bize mutlu mutlu, kucak kucağa bakmaktan bir süre inemediler sahneden. yani milletin onları gönderesi yoktu da onların da sanki gidesi yok gibiydi. çok pis coşturdular ama bizi, ağzımıza sıçtılar resmen ne diyeyim.
bir de konser sonrası kapkara insanların trafiği kitleyip etrafı istila etmişler görünümünü veren sahneler komikti ama herkes ayıktı valla, biralarda alkol mü yoktu neydi anlamadım, çok dandikti.

ps: üşendim tekrar yazmaya o yüzden sözlükten yazdığımı kopyaladım (şurdan yani: http://www.kadinsozlugu.com/), bilginize.

11 Haziran 2010 Cuma

color me once

ne çok gülümsemen varmış. gözlerin...
birşey bulmuş gibisin. bundan mı korktun vakitlice?

utançların sınırını aşmadan adımların geri çeker, bilmez misin?

pencere sırtı

karara hakim bir bakış takınınca gölgemi arkada bırakıyorum, döndüğümde bulamazsam üzülmeyeyim.
üstüne basmayı da zaten sevmiyorum, bana çok benziyor.

9 Haziran 2010 Çarşamba

uyuşuk

sanat çok güzel, gerçekten güzel bir şey. onunla uğraştığın ve kendini diğer her şeyden soyutladığın sırada ruhun akıl almaz bir biçimde gün yüzüne çıkıyor. şu an arkamdaki şu müzikten ve yansıttığı durumdan inanılmaz hoşnutum. şu an zaman da çok yavaş ilerliyor, bundan da keyif alıyorum. su yüzünde sürükleniyor gibiyim. bitmesini istemediğiniz anlar vardır, işte onlardan biri. ve bazen hiç bir şey de yapamazsınız, bu anlar da onlardan biri. biter de ne yazık ki. işte. ne güzel bir müzikti!

uzun sayılabilecek bir süreye yayılıyor benim için aslında ama şu son bir hafta gerçekten neredeyse hiç bir şey yapmadığım zamanlardan, özenle seçilip izlenen filmler dışında. onun dışında dün diğer odanın duvarına resim yapmaya başladım fakat tiner eksikliği nedeniyle yarım kaldı. zaten o keyfim de kaçtı.

kitap okuyamıyor, bir kaç fikrim olmasına rağmen fotoğraf çekemiyor, konuşamıyor, kısa bir süre öncesi gibi müzik dinleyemiyorum. yazdıklarım bile günlüğe dönüşmek üzere sanırım. son zamanlarda yakın arkadaşlarımla da görüşmez oldum. nasıl algılandığımı bilemiyorum, bazen yanlış anlaşılacağımdan korkuyor bazense gerçekten umursamıyorum. yapmak istemediğim şeyleri yapmak zorunda kalmak her zaman çok sıkar beni ve şu an yapmak istemiyorum. esasen finale çalışmam gerekiyor benim ya, onu da istemiyorum.


şu müzik yeniden başlasın.

4 Haziran 2010 Cuma

quit

uyur uyanıklık arası. ay, gökyüzümde. buradan ay'ı pek göremiyorum, evim ilk kat ya. fuck it!

kırmızılar giyer zaman, şehvetlidir, kanması kolaydır bundan. kanmayınız! çünkü şimdi minik patim geziyor sokakta kayıp ve ondan heyecan duyuyorum, onu özlüyorum. kavuşması kolay, yarını bekliyorum. öncesi zor bile değil, imkansız. imkansızı istemek küstahlıktır, başarısızlıktır üstelik. kim kimi neyle kandıracak? hala ne istediğimi bilemiyorum. kolay mı ki bu? bünyemde o kadar çok şey nüfuz ediyor ki. şanslıyım bir bakıma, bir bakıma a.q. sarhoş olamıyorum. sallantı derseniz her daim mümkün, akıl duruyor yazık ki. çok şeye sarılıyor, çok şeyden soğuyorum ve bunlar bir anda oluyor. zaman kadar hızlıyım ha! işte budur!


ps: başlık hep sonradan geliyor.

29 Mayıs 2010 Cumartesi

dance with me

insanlar ne çok ağlıyormuş; sümüklerim akıyor, monochrome bir düş hayatım, düşmüyor. ben düştüm, flu, yeşil, şarap, kusmuk, bok püsür...
şimdi bakıyorsun her şey durulmuş, renkler yerli yerinde (arada bir kaybolur yine), duman, sigara, ağlanılası kahkaha. kabus gibi. hatırlanacak bir şeyler yapılır hep sonra yeniden ağlamak için.
oh! hafızamdan beraat ediyorum ben. bu ne lan! gördükçe bayıyorum, sıkılmıyor musunuz siz? deli misiniz kuzum?

neyse, neyse... bunlar benim işim değil. rüyamda fotoğraf falan çekiyordum galiba. sonra bir sürü öpücük hatırlıyorum. uyanıklığın gözünü seveyim. evi bok götürüyor ozzy'nin türlü uyuma yerleri keşfedip oraları kendine uyarlamaya çalışmasından.

duş alsam ne güzel olacak, çıkmam lazım. evi de düzenleyesim, boyayasım var; enerjim yok.

ey insan! tadını çıkar günün zira zamanın acelesi var.


ps: okulda rastlaşmak ne zor.

25 Mayıs 2010 Salı

başlıca sorunlar

1) bu okul bitmeyecek mi daha? sıkıldım, darlandım. bu mevsim ve bundan sonraki maddelerde açıklayacağım sorunlar yüzünden konsantre sıfır altı. tam da sonunda bok edeceğim gibi her şeyi.
2) annem bulgaristan'a taşınıyor mu taşınmıyor mu? ben burada kendi evimde mi yaşayacağım yoksa annemin nacizane evine mi geçeceğim? annem bu sorunumu çözemiyor kendi kafa karışıklığından.
3) şimdi bu Kanca kızım operasyondan eve dönünce o diğer odadaki anne kedinin kendi büyümüş yavrusunu bu odaya Ozzy, Ponyo ve kanca'nın yanına alabilecek miyim? Kanca ağrılar içinde yatarken de bu bebeği dövmeye kalkacak mı? kalkarsa bu annenin kendi büyümüş yavrusunu bu odaya alamazsam annenin emzirdiği evlatlık bebeklere müsade edecek mi o koca yavru? ayrıca hem anne süt anne olan kedimizin kafa karışıklığı geçecek mi acaba 3 jenerasyon bebeği emzirmeye çalışmaktan? en küçüklerin bırak koltuğa çıkmayı daha önlerini göremediklerinin farkında olup herkesi emzirmek için yere müsait bir yere yatacak mı?
4) herkes derdini açıkça anlatacak mı benim kafa yormamı, binbir türlü senaryo yazmamı, çeşitli kurgulara girmemi beklemeden? nedir bu insanoğlundaki ben bir bakış atayım gerisini o anlasın derdi? telepati kuramıyorum ben.
5) ne zaman içkiye bok gibi para harcayabileceğim aman kiraydı, faturaydı, yoldu, yemekti derdi olmadan? bayılana kadar içip ertesi gün kusmaya gidip gidip lavaboya yatağa yatmak istiyorum. ama başım ağrımasın lan, çok sinirleniyorum, hep bırakcam şu içkiyi diyorum o zaman. sonra zaten bırakamıyorum daha da çok sinirleniyorum.
6) ponyo hamile kaldı mı acaba? kaldıysa bu seferki bebeği yaşacak mı? babaaenne olmak istiyorum ben artık.
7) salonum güneş alacak mı demiyorum, almayacak, konumu müsait değil. o halde güneşe pek fazla ihtiyacı olmayan bir çiçek var mıdır, benim evimde bir zahmet açabilir mi lütfen? flip flop'da bi boka yaramadı, güneş yok ki kardeşim. oda içinde "hah!şuraya güneş vuruyor, götürem de az salınsın çiçecik" diyerek koşturmak çok komik görüntülere sebep oluyor.
8) abimin bu benim web adresim diyerek verdiği adres ne zaman doğru çıkacak? yok, çok sikimde değil ama neden uğraştırırsın ki be adam? ulaşmaya çok meraklıysan bana telefon açarsın ayda yılda bir, her halükarda giderilir zaten olmayan özlem.
9) şu insanlar hayvanlara eziyet etmekten vaz geçecek mi? nasıl bir ego problemidir bu? bulun birini paso sevişin bari de kurtulalım sizden de hastalıklı hallerinizden de.
(ps: orgazm anında ego sıfırlanıyormuş ya ona binaen söylüyorum.)
10) sigarayı bırakmam lazım. nikotin bandı alacağım. seviyorum ama zararlı meret işte. nikotin bandıydı, stickerdı ne gerekirse yapıştırırım bırakmak için. hem böylece burdan artırdığım parayla belki içer içer dururum. oh!

söz sende ey hayat!

of-oh

"içime gelip çöreklenen bu yüce gönüllü ağırlık nedir, kimindir?" diyor, sonra cevaplıyorum kendimi "yaşıyoruz lan hiç değilse! çok baharın otunu yemeyi uygun görmüşler bize."

13 Mayıs 2010 Perşembe

yerçekimsiz orospu

güneşi içine alma arzusu taşıyor bir küçük kız, hep sıcak kalma umudu. ona erime, ona söndürme.

- onca hazırlıklarının boşuna olduğunu söylemekten keyif alacağım sana. tüm sikişmeler boşunadır.


dip not: kurtulan hayaller varsa kaçıp, koşup koynuma saklanabilirler.

10 Nisan 2010 Cumartesi

köşe başı

görmezlikten gelinmesi gereken boşluklar bırakıyorum arada. gerçekten önemli değil. bazen uyanamıyorum bile. heyecanın sırrını çözersem umut etmeye en temelden başlayacağım ama temel varolmayınca ayrıntılara sıra gelmiyor.

zırhını kuşanmadan gezen kim var?

dağınıklıktan

yanımda taşıyamacağım düşler kurmayı sevmiyorum.

qu kuşu

en doğalı yerimizde olmamız.
o sebepten doğal ortamımda inceliyorum kendimi.

7 Nisan 2010 Çarşamba

koşmaca

yalnızın yemeği hep ekşir, dedim kendi kendime. (özdemir asaf'ı anımsadım. nur dolsun yüreciği!) sonra bunu bir başkasının duyduğunda düşünüp hissedeceği geldi aklıma. özü başka, görünüşü başka. yazılarımdan kelli sıkılmış, depresif bir görüntüm mü var acaba dedim ardına da. toparlama kararı aldım buna binaen ki hayır, öyle değilim. hayattan sıkılmak başka, hayatının kendisinin sıkıcı olduğunu bilmek başka. ben bilen taraftayım. bundandır ki zevkli kılmak için hayal gücümü kullanmak zorunda kalıyorum, yetenek burada çok işe yarıyor. bazense sadece koşasım geliyor. duymayasım, acımayasım ama göresim. hep göresim var.

ps: ceketin yakıştığı iki insan tanıyorum artık.

giz sürücü

kelebek deyince ağzı sulanan insanlar var, neye referans olduğunu bilince sevimli kılabiliyor en mahremi bile.

~~~

gözlerim eridi küstahlığından hayatın. yalnızlığı bildiğimden seviyorum yoksa hiç makbul değil. baktığım her şeyin benzer bir çıkış noktası var, gittikçe sıkıcı oluyor ve kendine bir o kadar alıştıyor, bağlıyor. yapmamam gerekenle yapmam gerekeni ele alıyor, karşılaştırıyorum sonuç aynı çıkıyor. kulağımdaki kulaklıkta çalan şarkılardan vahiy bekliyorum hala.

5 Nisan 2010 Pazartesi

zamanın sırtımızı sıvazlayıp üstümüzden geçtiğinin görsel ve işitsel kanıtıdır ilişikteki video.

James Brown & Pavarotti - Man's World
Yükleyen PeteRock. - DiÄ�er müzik videolarına göz atın.

12 Mart 2010 Cuma

korza

bir renk aşkına fakat keskin, kaç kişi hayatını değiştirmeye cesaret edebilir? nasıl da yitik ve sert, gözlerimin önü buğulanıyor. kafası kalkmıyor adsızlığının, bakmıyor ama kırılıyor.
içinin geçtiğini mi görüyorum? elleri mi titredi? bilmek istiyorum.

25 Ocak 2010 Pazartesi

anafor

oysa kimse yaşlanmıyor boşluğunda. bu yanılgı kalbinin seni sürüklediği atlanılmayacak derecede korkunç hendekten geri kaldığından ileri geliyor. ve sen kimsesiz kalmaya mahkum ediyorsun kendini; ağacı tutsan ağaç, nehire dokunsan nehir, nefes alsan yaşam olamıyorsun. olmak ne kadar kolay bilemiyorsun kalbinle kafan arasındaki uzaklıktan kaynaklı.

sana sonra bir şiir yazacağım belki, ama sen ihtimal vermiyorsun. bu kimsenin değil, senin yalnızlığın. evet, çünkü onu sen istiyorsun.


http://amorfamulet.tumblr.com/post/353055605/03-25-ocak
birine yaklaşmak istediğinizde kendinizi onun düştüğü uçurumdan aşağı bırakmak zorunda kalırsınız..

10 Ocak 2010 Pazar

“Art is always and everywhere the secret confession, and at the same time the immortal movement of its time.”
— Karl Marx