21 Nisan 2008 Pazartesi

yes, sir

ne kadar çok şeyi unutuyosunuz. gözlerin var olanı baki kılabildiğini, tenin doğurabildiğini.. elleriniz yetmiyo bazen yurdum dediğinizi kucaklamaya. size ait olan birşeyler varken ve olmayan daha fazlası da, neyin keyfini süreceğinizi karıştırıp elinizdekileri o kalabalıkta bi yere bırakırsınız ya.. sonra orda bulamayınca ne kalabalık kalır ne keyif.

oyundan kendi isteğinizle çıkmamız hakkı savunulamayacak bi kayıptır hatta mızıkçılık yapmak bazen. kimi zaman da tane tane hiç olan yığılınca renk alıyo., göz takılıyo, koyulaşıyo. kolay olsa kimse yeni bi kasaba aramaz sonra. ihmal edilmiş bir mutfağımız var.

ata binmek istiyodum lan ben.



(arkamdan takip edip -farkında olduğumu bilmeden- en yakın çiçekçiden koşa koşa gül alıp vermiş ve konuşmadan gitmişti hiç tanımadığım bi çocuk. çiçeği diil, konuşmaması anlamlandırmıştı. aklıma geldi birden)

rhythm riddle

kestiler diyorum, derinliği önem buluyo. vakit..

sevdik lan, sevilmez mi hem hayatın en büyüsü? tanıdık, bildik şarkıları dinlemeye güç kesmio tırnaklarım mesela, bastırsan acıyo.

kırmızı gözlerimin olmasını çok isterdim örneğin küçücüklükten bu yana ama mümkün olmuyo istemekle. sesler düşüncelerimin hükmünü yok sayıyo, çok hızlı ilerliyo herşeyden önce. gerçek denilen bişi var ortada. olucak olanı istemek lazım geliyo bu durumlarda işte.

hissedemediğim o vakti nasıl telafi ederimin kaygısını taşımak istemiyorum. yoklukla vuku buluyor ya hem en değerliler bile, ne acı.

güneş taşıyo kentleri yol boyunca, üstüne ışıldicak bişeyi yok ayın. hem bu hayat dediğimiz şey düşlerin rengi değil.